Ömer GÖK

Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı, Bilimsel Çalışmalar Müdürlüğü, Ankara/Türkiye

Anahtar Kelimeler: Mustafa Sâfî,Tercüme-i Celâl ü Cemâl,Emîr Emînüddîn Nezlâbâdî,Cemâl ü Celâl,mesnevi

Farklı kültür ve edebiyatların birbirleri ile etkileşiminde tercüme eserlerin büyük pay sahibi olduğu aşikârdır. Türk edebiyatı, tercüme eserler bakımından zengin bir birikime sahiptir. Özellikle Selçuklular ve Osmanlılar döneminde, başta Arapça ve Farsça olmak üzere muhtelif dillerde yazılmış pek çok eserin Türkçeye tercüme edildiği görülmektedir. Bu makalenin konusu olan Tercüme-i Celâl ü Cemâl de Farsçadan Türkçeye tercüme edilen eserler arasında yer alır. 15. yüzyılın ilk yarısında Muhammed Nezlâbâdî tarafından Farsça olarak kaleme alınmış olan eser, 17. yüzyılın başlarında Mustafa Sâfî tarafından Türkçeye kazandırılmıştır. Fars ve Türk edebiyatlarının birbirleriyle olan ilişkisinin somut bir örneği olan bu eser üzerinde inceleme ve değerlendirmelerde bulunmak ehemmiyeti haizdir.

1. Mustafa Sâfî’nin Hayatı

Mustafa Sâfî’nin hayatı hakkında en geniş bilgi, kendi yazmış olduğu Zübdetü’t-Tevârih’in satırları arasında bulunmaktadır. Yaşadığı yüzyıl ve sonraki yüzyıllarda yazılmış biyografi kaynaklarında ise daha ziyade Nev’îzâde Atâyî’nin Hadâ’iku’l-Hakâ’ik fî Tekmîleti’ş-Şakâ’ik’inde geçen Sâfî’ye dair bilgilerin tekrar edildiği görülür.[1]

Makedonya’nın Kesriye kasabasına bağlı Hurpişte nahiyesinde dünyaya gelen Sâfî’nin doğum tarihi hakkında net bir bilgi yoktur. Sâfî’nin doğduğu bölgede zeamet sahibi bir aileye mensup olduğu ve mutasarrıflıkla iştiğal ettiği şu ifadelerinden anlaşılmaktadır: “…vežā’if-i cihād olan ze’āmet ü timārdan ĥiśśedār olup ol eŝnāda Rūmili eyāletinde müteferriķalıķ ile ze’āmete mutaśarrıf idüm. Ol sefer-i žafer-eŝerde ve ba’dehu vāķi’ olan Ķanije fetĥi seferinde bile olup…” (TN, vr.: 81a). Bu ifadeler, Sâfî’nin Kanije seferinde bizzat bulunduğuna da işaret etmektedir. Fetihten sonra beldenin en güzel binasının onarılarak camiye çevrildiğini ve kendisinin orada Cuma hutbesini okuduğunu ise onun şu sözleri ortaya koymaktadır:

“Pes çün ķal’a fetĥ olınmaķ ile Beç serĥaddi ķurbına varınca olan ķılā’ u ķurā tesħir olındı. Bir hefte içinde ķal’a iĥkām ü ta’mir ve muĥāfaža içün ķalan ‘askere esbāb ü źeħā’ir tevfir olınup bir ‘imāret-i laŧifesi inşā’-i miĥrāb u minber ile cāmi’ ķılınup iķāmet-i śalāt-i cum’a olındı ve çün bu faķir ol ġazā-yı ekberde ĥāżır ve mevcūd-ı cümle-i maĥāżır idi, edā’-i cum’a ve ķırā’et-i ħuŧbeden mā’adā ol gün va’ž u teźkir ve ħidmet-i du’āyı tevfir müyesser oldı” (TN, vr.: 82a)

Sâfî, Anadolu’ya gelip Bursa ve Gemlik’te hatiplik ve imamlık görevlerinde bulunduktan sonra İstanbul’a gitmiştir. Cerrah Mehmed Paşa tarafından bina ettirilen camide imamlık yaptığı sırada “sesinin güzelliği ile şöhrete ulaş[mıştır]” (Kütükoğlu, 2008: 471). I. Ahmed tarafından ve Hafız Ahmed Paşa vasıtası ile Celâl ü Cemâl adlı Farsça eserin Türkçeye tercümesi işinin kendisine verilmesiyle padişah imamlığına getirilmiştir. Sâfî imamlığa getirilişi ile ilgili şu ifadeleri kullanmaktadır: “… bu faķir-i keŝirü’t-taķśir ki tāriħ-i hicretüñ biñ on yedi senesi ramażān-ı şerifinüñ evā’ilinde ħidmet-i imāmete muttaśıl ve muķtedāları olmaķ şerefine vāśıl olmışamdur” (TN, vr.: 20a). Hicri 1017 senesinin Ramazan ayı (M.1608 Aralık), Sâfî tarafından tam olarak zikredilmiş olmasına rağmen bazı kaynaklarda onun imamlığa getiriliş tarihinin yanlış olarak zikredildiği görülmektedir.[2]

Mustafa Sâfî’nin sultan imamlığına getirilmesinden yaklaşık bir yıl sonraya tekabül eden Sultan Ahmed Camii’nin temel atma töreninde kendisine kazaskerlik yolunu açacak bir hadise cereyan eder. Zübdetü’t-Tevârîh’te “menkıbe” olarak anlatılan bu hadisenin bir vakıa olduğu sonraki gelişmelerden anlaşılmaktadır. Nitekim bugünden sonra kendisine Anadolu kazaskerliği pâyesinin verildiği bilinmektedir. Bahsi geçen hadise şöyledir:

“İttifāķāt-ı ĥasenedendür ki bu faķir yevm-i ŧarĥ-ı esāŝ ol mecma’-ı ‘ažim içinde olup ziĥām-ı nās ħāric-i dā’ire-i ķıyās olmaġla meclis-i ‘ulemāya duħūle iķdām ve ol izdiĥām arasına iķtiĥām itmeyüp ve yine ol śınfdan bir iki şaħś ile kenār-ı iħtiyār idüp bir kūşede münzevi ve devām-ı devlet-i pādşāhi du’āsı ile teveccühde münĥani olup oturur iken ol ķaśr-ı ‘āli ve nişimen-i ĥāvi’l-me’āliden nažar-ı kimyā-eŝerleri bu dā’ilerine ta’alluķ idüp görürler ki dā’i-i ħāśś-ı bi’l-iħlāsları kenāre-gir ve śafā-yı żamir ile müteveccih-i dergāh-ı ĥażret-i ‘alim-i ħabir olub ol cemā’atden mümtāz ve rūy-ı be-dergāh-ı cenāb-ı ĥażret-i bi-niyāz olmış oturur. Pes ħidmet-i mūriŝ-i ‘izzetlerinde ķıyām üzre olan ħavāśś-ı ħuddāmuñ ba’żına ħiŧāb idüp ‘alā vechi’t-ta’accüb buyururlar ki fülān ne ħoş ki beyne’l-’ulemā bir mekānda olmayup ġayr-ı mu’tād bir maĥalli maķām ve ebnā’-i cinsinden ħāric olup ġayr-i münāsib bir yirde ķıyām iħtiyār itmiş. Anlar daħı müteśaddi-i cevāb ve müteveccih-i rāh-ı śavāb olup aydurlar ki “Pādşāhum ol dā’i-i devlet ve ol rāci-i beķā-i salŧanatuñuzuñ menāśıb-ı ‘ulemādan bir manśıbı ve ol ŧā’ifenüñ i’tibārātından bir mu’teber naśibi olmayup ecdād-ı büzürgvār ħuśūśan cedd-i tācdāruñuz Sulŧān Murād Ħān eskenehu’llāhu fi ferādisi’l-cinān ĥażretlerinüñ imāmları olduġı gibi ol du’ācuñuzuñ menāśıb-ı ‘ilmiyyeden bir pāyesi ve anlar gibi bunuñ daĥı bir vāyesi olmaduġı içün bu mecma’da kūşe-nişin ve çeşm-berāsmān u ser-ber-zemin olmışdur. Eger şāh-ı devrān ve sulŧān-ı zemin ü zamān ĥażretinüñ iltifāt ü nažarı ve himmet-i bülend-i sa’ādet-eŝeri olursa ol daħı bu maķūle mecālisde śadr-nişin ve maķāmāt-ı ‘āliyyede mekin olur.” Çün pādşāh-ı ħūrşid-külāh bu kelāmı gūş ve bu ma’nāyı niyūş itdi gül gibi güldi ve ġonçe gibi açıldı. Ba’dehu ķasem idüp “Va’llāhi ben daħı aña bir manśıb-ı ‘āli pāyesin vireyin” diyü va’d buyurdı.” (TN, vr.: 36a-36b).

Burada nakledilen menkıbe gibi daha birçok menkıbe Zübdetü’t-Tevârîh’in satırları arasında mevcuttur. Bu menkıbeler Sâfî ile Sultan Ahmed arasındaki ünsiyeti göstermesi bakımdan önemlidir. Tercüme-i Celâl ü Cemâl içerisinde yer alan Sultan Ahmed’e ithafen yazılmış methiyeler de ikili arasındaki yakın ilişkinin bir başka göstergesidir.

Mustafa Sâfî’nin tasavvufa olan meylini, şiirlerinde ve tasavvuf erbabına ilişkin sarf ettiği sözlerde görmekle beraber, onun “nakşibendiyye meşayihi”nden feyz aldığı Atâyî’den öğrenilmektedir.[3] Arapça ve Farsçadan tercüme ettiği eserlerle ne kadar velut bir ilim erbabı olduğu anlaşılan ve sultana olan yakınlığı dolayısıyla kaydettiği tarihi bilgiler gayetle muteber olan Mustafa b. İbrahim 1025 Zilhicce’sinde (Aralık 1616) vefat etmiştir.

2. Mustafa Sâfî’nin İlmî ve Edebî Şahsiyeti

Mustafa Sâfî, Zübdetü’t-Tevârih adlı eseri dolayısıyla daha çok tarihçi kimliğiyle tanınır. Ancak onun gerek bu eserde gerekse diğer eserlerinde kullandığı sanatlı dil, onun edebî yönünün ihmal edilmemesi gerektiğini ortaya koyar. Orhan Şaik Gökyay onun nesri için şu ifadeyi kullanır: “Çağının seci’lere dayanan nesrine, çağdaşı olan yazarların üslûbuna bakınca, [Sâfî] çok daha hâkimdir” (Gökyay, 1984: 66). Öte yandan tarih kitabının birçok yerinde olayları manzum olarak ele alması ve Tercüme-i Celâl ü Cemâl’de nazım olarak ele alınan telif kısımlar, onun nazım ve şiirde istidadı olduğunun göstergesidir denebilir. Her ne kadar şuara tezkirelerinde Mustafa Sâfî’nin ismine rastlanılamasa da Sâfî mahlasıyla şiirler kaleme aldığı Atâyî’den öğrenilmektedir.

Atâyî, Sâfî’nin ilim ve hünerde ne denli marifet sahibi olduğunu şu sözlerle ortaya koyar: “Merĥūm-ı merķūm āşinā-yı lücec-i ‘ulūm, her fenle serükārı, miyāne inşā ve sādece eş’ārı var idi” (2017: 1503). Bu ifadelerde Atâyî’nin, Sâfî’nin şiirini sade, nesrini vasat bulduğu görülmektedir. Yukarıdaki ifadelerin devamında telifatına ilişkin şu sözler de dikkat çekicidir: “Sulŧān Aĥmed Ħān ĥażretlerinüñ nām-ı hümāyūnlarına ķaśā’id-i ŧurfe-nikātı ve tevāriħ ü mevā’iže müte’alliķ müzehheb ü mecdūl te’lifātı vardur” (Atâyî, 2017: 1503). Buradaki ifadeler, Sâfî’nin telif ettiği eserlerde sağlam ve süslü bir yapının hâkim olduğuna işaret eder.

Sâfî’yi “mesleği ve yetişme tarzı itibariyle pek müteşerri” bulan Kütükoğlu, onun “hâdiselerin illetini dâimâ ilâhî hikmete bağlamış; sık sık âyet ve hadîslerle ihticâc etmiş” olduğunu söylemektedir. Bu noktada onun tarihi olayları aktarımında eleştirel tutumdan yer yer taviz verdiği öne sürülebilir. Fakat bu ifade onun tarihi olayları yanlış aktardığı manasına gelmez. Sadece yorumlarında hikmeti merkeze aldığı söylenilebilir.

Mustafa Sâfî’nin, Zübdetü’t-Tevârîh’in nazım kısımlarında Sâfî[4] , Tercüme-i Celâl ü Cemâl’de ise Şeyh Mustafa mahlasını kullandığı görülmektedir.

“Ġarib ü müstemendiñ pā-şikeste Śāfi-i dā’i
Rikābuñda sürünsün şāyed ola bir nažar peydā” (Çuhadar, 2003b: 163).

“Bende-i dā’i-i ħāliś bir faķirüñdür şehā
İltifātuñ kesme her dem Śāfi-i bi-çāreden” (Çuhadar, 2003a: 135).

“Di ki dā’i-i devletüñ be-devām
Ki aña Şeyħ Muśŧafādur nām

Niçe demdür ki śubĥ u şām müdām
Terceme ħidmetinde itdi ķıyām” (TN, vr.: 215a).

Mustafa Sâfî’nin müstakil bir divanı mevcut olmasa da bir divan tertip edecek kadar manzumesi olduğu söylenebilir. Özellikle Zübdetü’t-Tevârih’in birinci cildinde çok sayıda manzume bulunmaktadır. Yine Tercüme-i Celâl ü Cemâl’de yer alan telif methiyeler incelendiğinde onun şiir ve nazımdaki kabiliyeti daha sıhhatli yorumlanabilir.

3. Mustafa Sâfî’nin Eserleri

Kaynaklardan tespit edilebildiği kadarıyla Mustafa Sâfî’ye ait olan eserler şöyle sıralanabilir. Zübdetü’t-Tevârih, Tercüme-i Celâl ü Cemâl, Vesîletü’l-Vüsûl ilâ Mahabbeti’r-Resûl, Kitâbü’l-İsti’âb fî Ma’rifeti’l-Ashâb Tercümesi, Mir’atu’sSafâ fî Hilyeti’n-Nebiyyi’l-Mustafâ.[5] Bunlardan başka çeşitli kaynaklarda Sâfî’ye izafe edilen birkaç eser daha vardır. Bu eserler[6] toplu olarak İnal’in “Mustafa Sâfî ve Vesîletü’l-Vusul ilâ Muhabbeti’r-Resul” adlı çalışmasında ele alınmış ve tek tek Mustafa Sâfî’ye ait olmadığı ortaya çıkarılmıştır.

Zübdetü’t-Tevârih: Mustafa Sâfî’nin en fazla tanınmış eseri olan Zübdetü’tTevârih iki ciltten müteşekkildir. Eserin birinci cildi daha ziyade I. Ahmed’in şahsi hayatına ilişkindir. Onun fizikî ve ahlakî özellikleri, merakları, vasıf ve meziyetleri, tebdil-i kıyafet yaptığı geziler gibi özel hayatına dair bilgiler birinci cildin özünü oluşturur. Olaylara ilişkin yer yer manzumeler kaleme alan, menkıbelerle eserine başka bir hüviyet kazandıran Sâfî, I. Ahmed öncesi padişahlar hakkında da özet bilgiler vermiştir. Eserin ikinci cildinde I. Ahmed’in cülusundan sonra meydana gelen olayların kronolojik olarak ele alındığı görülür. Bu olayların bazılarına bizzat şahit olmasının yanı sıra ilk ağızdan bilgilere ulaşması nedeniyle Sâfî’nin verdiği bilgiler önem taşır.

Sâfî eserin ikinci cildinin sonundaki ifadelerinden anlaşılacağı üzere üçüncü cildi yazmayı da murat etmiştir ancak bu mümkün olmamıştır: “Ve li’llāhi’lĥamd işbu kitāb-ı merżıyyü’l-ħiŧābdan mücelled-i ŝāni daĥı bu maĥalde tamām olup min-ba’d vāķi’ olacaķ veķāyi’ taĥririne in-şāa’l-lāhu te’ālā ‘ömr-i bāķi olursa bi-’avnihi te’ālā ve ĥüsni tevfiķıhi erba’ ve ‘işrin ve elf (1024/1615) tāriħi ibtidāsından şürū’ olınacaķdur. Va’llāhu hüve’l-muvaffaķı ve’l-mürşid” (TN, vr.: 158a). Padişahın imamı olması dolayısıyla onun en yakınlarından biri olan Sâfî’nin özellikle Sultan Ahmed devri ile ilgili verdiği bilgiler, tarih araştırmaları açısından önemli bir yer tutar.

Vesîletü’l-Vüsûl ilâ Mahabbeti’r-Resûl: Bir siyer kitabı olan bu eser, mukaddime, on dört fasıl ve bir hatimeden meydana gelmektedir. İlk yedi faslı şemaille ilgili olan eserde “[…] bu fasıllar hem çok kısadır hem de müellifin ifadesiyle mehabbetü’n-nebi konusuyla irtibatları oranında esere dâhil edilmiştir” (İnal, 1993: 24). Eserin geriye kalan yedi faslı ise “mehabbetü’n-nebi” konusunu içerir. Müellif, son yedi faslı daha detaylı tutmuş olmakla birlikte Kadı Iyaz’ın Şifa’sından da sıkça istifade etmiştir. İnal bu durumla ilgili şunları nakleder:

“Buradan hareketle esere telif değil tercüme demek mümkün gibi gözükmekteyse de müellifin Şifa’dan nakillerde bulunurken bazı ilavelerde bulunması, rivayetleri Şifa’dan değil de sanki asıl kaynaklardan naklettiği intibaını veren üslubu ve özellikle on üçüncü bölümde bidatlerden bahsederken yaşadığı toplumdan çarpıcı örneklerle konuyu zenginleştirmesi eserin sırf bir tercüme olmadığını belki klasik geleneğimizdeki derleme türünün bir türü olduğunu göstermektedir” (İnal: 1993: 25).

Kitâbü’l-İsti’âb f î Ma’rifeti’l-Ashâb Tercümesi: Eser, İbn Abdulberr elKurtubî’nin 3500 sahabînin biyografisini içeren aynı adlı eserinin tercümesi maksadıyla yazılmaya başlanmış ancak nihayete erdirilememiştir. “Ha” harfine kadar tercüme edilen eser daha sonra Taşköprüzade Kemaleddin Mehmed tarafından devam ettirilmek istense de Sultan I. Ahmed’in vefatı tercümenin tekrar akamete uğramasına sebep olmuştur. Mustafa Sâfî bu kitabın bir tercüme olduğunu açık bir şekilde ifade etmiştir: “İşbu kitāb-ı ‘azizü’l-ħiŧāb evā’ilinde meźkūr olduġı üzre terceme olınduķdan śoñra […]” (Nuruosmaniye Ktb. Nr.723-vr.2b).

Mir’atu’s-Safâ f î Hilyeti’n-Nebiyyi’l-Mustafâ: Bu eserin varlığından ilk kez İnal bahsetmiştir ancak mevcut bir nüshası bulunamamıştır.[7] Vesîletü’lVusul’da bu eserle ilgili şöyle bir bölüm geçmektedir: “…bu fakîr bu cümle-i kütüb-i mu‘teberden cem‘ ve lisân-ı Türkî ile tefsîr idüp ve bundan akdem Mir‘atü’s-Safâ fî Hilyeti’n-Nebiyyi’l-Mustafâ nâm bir risâle metâvîsinde derc idüp isneteyn ve ‘işrîn ve elf târîhinde vāki‘ olan îd-i udhâda pây-i taht-i Edirne’de manzar-i ‘âlî-i pâdişâhîye ref‘ etmişdir” (İnal, 1993: 39).

4. Mustafa Sâfî’nin Tercüme-i Celâl ü Cemâl ’i:

Türk edebiyatı tarihine bakıldığında, özellikle Osmanlı döneminde, tercüme metinlerin önemli bir yer tuttuğu görülür. Bunlar içerisinde de tercüme mesnevilerin yeri az değildir.[8] Mustafa Sâfî’nin Tercüme-i Celâl ü Cemâl’i de bunlardan biridir. Sâfî’nin tercümesine kaynak tuttuğu eser Muhammed Nezlâbâdî tarafından kaleme alınan Mesnevî-i Cemâl ü Celâl’dir. Türk edebiyatında bazı mesnevilerin birden fazla tercümesi görülmesine karşın söz konusu mesnevinin sadece Mustafa Sâfî tarafından tercümesinin yapıldığı görülmektedir.

Tercüme-i Celâl ü Cemâl, remizlerle bezeli temsilî bir aşk mesnevisi olarak nitelenebilir. Hakikat yolculuğuna çıkan bir kimsenin başta nefsi olmak üzere karşısına çıkan zorluklarla mücadelesi, Celâl ve Cemâl’in etrafında kurgulanan bir hikâye ile okuyucuya aktarılıyor. Kitabın müterciminin eserin “Hâtime” kısmına derç ettiği bilgiler eserin içeriğine ilişkin ipuçları sunmaktadır: “Bu kitāb-ı nefis aśl-ı vaz’ında nažmla ĥikmet üzre te’sis olınup žāhiri egerçi ķıśśa-i ‘aşķ-ı mecāz ve ĥikāyet-i Celāl ü Cemāl ser-firāzdur. Lākin fi’l-ĥaķiķa ser-be-ser me’āni-i rāz ve muŧlaķā ĥaķā’iķ-i sülūk-ı rāh-ı ĥażret-i bi-niyāzdur” (TN, vr.: 224b). Bu bilgilerden, eserin gizli manalarla dolu mecazî bir aşk hikâyesini ele aldığı anlaşılmaktadır. Başkahraman olan Celâl’in hakikat yolundaki yolculuğu ibret dolu hikâyelerle aktarılmıştır.

Bekir Kütükoğlu’nun “[…] mecâzî bir aşk hikâyesi tarzında hikmet ve nasîhati muhtevî” olarak nitelediği Celâl ü Cemâl manzum ve mensur karışık olarak tercüme edilmiştir. Sâfî yazma nüshada görüldüğü üzere, aslı manzum olan metni öncelikle mensur olarak Türkçeye tercüme etmiş, ardından belli kısımları manzum bir şekilde yeniden ele almıştır. Mustafa Sâfî, Cemâl ü Celâl’in tercümesi işine girişini “Sebeb-i Telif ” kısmında şöyle açıklar:

“Pes be-ĥasbe’l-’āde ĥużūr-ı ‘āliyy-i bā-sa’ādelerine bir gün kütüb-i ma’hūdeden bir nice kitāb-ı müsteŧāb gelüp manžūr-ı nažar-ı iksireŝerleri olduķđa içlerinde Kitāb-ı Celāl ü Cemāl nām nüsħa ki anı Semerķand ħānı olan Mirzā Şāhruħ zamānında melikü’ş-şu’arā ve re’isü’l-buleġā olan Mevlānā Āśafi nažm-ı beliġ ü lafž-ı faśiĥ ile te’lif ve nikāt-ı ‘acibe vü ĥikāyāt-ı ġaribe ile tarśif eylemişdür. Manžūr-ı nažar-ı sa’ādet-eŝerleri olıcaķ her çend ki kitāb-ı meźkūr ĥadd-i źātında bir kitāb-ı laŧif olup nice ķıśśa-i mu’teber ü naśiĥat-i pür’iber mutażammın olmaġla meclis-i ‘āliyy-i pādşāhiye lāyıķ ve içinde münderic olan ma’āni ŧab’-ı şeriflerine muvāfıķ vāķi’ olur. Velākin kitāb-ı mesfūr lisān-ı Fārside nažm olınmış olup ma’nāsınıñ sühūlet ile fehmi lisān-ı mezbūrda māhir olanlara maħśūś olup fā’idesi ‘āmm olmamaġın aħźi teysir ve fehmi teshil olınmaķ içün Türki dil ile terceme olınup zevā’idi ŧarĥ-ı vāśıl-ı maķśūd olan ķıśśa ki andan maŧlūb olan maĥżā ĥiśśedür” (TN, vr.:160a).

Sâfî, Kitâb-ı Celâl ü Cemâl’ i belagatli ve fesahatli olarak tavsif ettikten sonra içerisinde ilginç hikâye ve nükteler bulunduğunu; bu eserin daha fazla kişiye hitap etmesi ve daha kolay anlaşılır olması için Türkçeye tercüme ettiğini söyler. Sâfî bu ifadeleri kullandıktan hemen sonra bu işin aracılar vasıtasıyla kendisine verildiğini belirtir. Bu aracıların kim olduğuna ilişkin “Sebeb-i Telif” kısmında detaylı bir bilgiye rastlanılamasa da Mustafa Sâfî, Celâl ü Cemâl adlı eserin tercümesi işinin, Hafız Ahmed Paşa aracılığıyla, padişah tarafından kendisine verildiğini em>Zübdetü’t-Tevârih’te açık bir şekilde ifade eder.[9]

4.1. Tercüme-i Celâl ü Cemâl ’in Nüshaları

Tercüme-i Celâl ü Cemâl ’in Topkapı Sarayı Müzesi Yazma Eserler Kütüphanesi (Yz. TSMK R.1304)[10], İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi-Nadir Eserler Koleksiyonu (Yz. NECTY02957), Süleymaniye Kütüphanesi-Hamidiye Bölümü (Yz. 1068), Süleymaniye Kütüphanesi-İzmir Bölümü (Yz. 000583), Türk Dil Kurumu Kütüphanesi-El Yazması ve Nadir Eserler Bölümü (Yz. A 501) ve Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi (Yz. 000280)’nden temin edilmiş altı farklı nüshası mevcuttur. Bunlar arasında Konya’da bulunan nüsha eksiktir. Bu nüshanın sadece altı varaklık kısmının muhafaza edilebildiği görülmüştür. Yukarıda zikredilen nüshalardan Topkapı Sarayı Müzesi’nden temin edilen nüshanın “müellif hattı” olması kuvvetli ihtimaldir. Eserin üzerinde karalamaların bulunması, bazı yerlerde sonradan doldurulmak üzere boşluklar bırakılmış olması, sıkça düzeltmeyle karşılaşılması bu ihtimali kuvvetlendiren etkenlerin başında gelir. Asıl ve en önemli etken ise eldeki nüshalardan en muteber ve sahih olanının Topkapı nüshası olmasıdır. Diğer nüshalar incelendiğinde görülen yanlışlıkların çoğu ortak olmakla birlikte, muhtemelen bu nüshalar birbirinden istinsah edilmiştir. Zübdetü’t-Tevârîh ile birlikte aynı mecmua içinde bulunan Topkapı nüshasının müellif hattı olmasına ilişkin Gökyay şu ifadeleri kullanır: “Zübdetü’t-tevârîh ’in müellif nüshası elimizdedir. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, Revan 1304 numarada kayıtlı bulunan yazmanın Sâfî’nin elinden çıktığı, üzerindeki düzeltmelerden, çıkarmalardan, ilâvelerden bellidir. Bu, eserin ilk müsveddesidir” (Gökyay, 1984: 66).

Müellif hattı olduğunu düşündüğümüz Topkapı nüshası yukarıda da bahsedildiği üzere bir mecmuanın “159a-225b” varak numaraları arasında bulunmaktadır. Orijinal varak numarası olmayıp numaraların sonradan elle verildiği görülmektedir. Talik yazı çeşidiyle kaleme alınmış olan eserin satır sayısında bir tutarlılık yoktur. Bazı sayfalarda 32 bazı sayfalarda 36 gibi farklı farklı satır sayılarının görülmesi bu açıdan özensiz olunduğunun işaretidir. Mürekkep olarak metnin tümüne yakınında siyah renk tercih edilmişken bazı başlıklarda ve birkaç düzeltmede kırmızı renk kullanılmıştır.

4.2. Asıl Metnin Müellifi Meselesi

Celal ü Cemâl Tercümesi ile ilgili en mühim meselelerden biri de asıl metnin müellifinin kim olduğudur. Nüshalar incelendiğinde, Farsça metnin müellifinin altı nüshada da Mevlânâ Âsafî olarak zikredildiği görülmektedir. Esas metin[11] ele alındığında şu beyitlerde geçen Âsaf isminden dolayı böyle bir yanlış anlaşılmanın ortaya çıktığı anlaşılıyor:

Bu beyitlerden ötürü eserin müellifinin karıştırılmasını Hasan Zulfikarî de doğruluyor: Özellikle ’سخندانم آصف ی بنده ’mısraı ve yukarıdaki beyitler, katalogcunun mesneviyi Câmî ile çağdaş olan Âsafî adında birine nispet etmesine sebep olmuştur” (Zulfikarî, H.1385: 103). Bu ifadeler Farsça kaynaklarda eserin müelifinin Mevlânâ Âsafî olarak zikredildiğini göstermektedir. Celâl ü Cemâl ’in Farsça tenkitli metnini hazırlayan Şukûfe Kabbâdî de çalışmasının girişinde “Hüviyet-i Şâir” başlığı kısmında müellif meselesine değinmiş ve o da Zulfikârî’yi destekler nitelikte ifadeler kullanmıştır. Kabbâdî, “Âsaf’ın mesnevi şairine yardımda bulunan bir vezir” olduğundan; “mesnevi şairinin de onu sadece övdüğünden ve kendisine dua ettiğinden” bahseder (Kabbâdî, 1382: 12).

Mesnevinin birkaç yerinde daha Âsaf isminin zikredildiği görülmektedir ancak bunun nedeni, o dönem vezirler için “âsaf” sıfatının kullanılması ve beyitlerden de anlaşılacağı üzere eserin de bir vezire sunulması olabilir. Fakat yukarıdaki dizelerde bazı bilgilerden hareketle müellifin künyesinin Muhammed Emîr Nezlâbâdî olduğu ortaya çıkıyor. Devletşah Tezkiresi’ nde yer alan “Emîr Emînü’d-dîn Nezlâbâdî” biyografisi incelendiğinde bu bilgiler teyit edilmiştir: “Çeşit çeşit faziletlere ve seyyid olmak şerefine sahipti. Nezlâbâd, Beyhak mülhakatındandır. Emîr Emînü’d-din zarif ve hoş tabiatlı bir adam idi. Kâtibi ve Hâce Şihâb ile şairlik müsabakasında bulunurdu” (Devletşah, 1977: 524). Yukarıdaki beyitlerde yer alan şairin hangi coğrafyada yaşadığını gösteren bilgiler, Devletşah Tezkiresi’ ndeki bilgilerle uyuşmaktadır. Biyografinin devamındaki şu bilgiler de Nezlâbâdî hakkında bize önemli ipuçları verir: “Emînü’d-din mesnevi söylemekte de çok mahirdi. Misbahu’l-kulub adını verdiği Şem’ u Pervane, Silvetü’t-talibîn diye adlandırdığı Dâstan-ı Akl u Aşk, Kıssa-ı Fetih ü Fütuh gibi mesnevi tarzında eserler yazmıştır” (Devletşah, 1977: 525). Bu bilgilere göre Nezlâbadî mesnevi tarzında hüner sahibi bir şairdir. Yine bu bilgiler, onun bu üç mesneviden daha başka mesneviler yazmış olabileceğini de gösterir. Bütün bu bilgiler yan yana getirildiğinde, Mevlâna Âsafî’ye nazaran Muhammed Nezlâbâdî’nin Celâl ü Cemâl’ in asıl müellifi olması daha kuvvetli temellere dayanmaktadır.

4.3. Tercüme-i Celâl ü Cemâl ’in Özeti

Şehr-i Ferd isminde bir ülke ve onun başında Lehrâs Şah isminde bir padişah vardır. Lehrâs Şah’ın uzun bir müddet çocuğu olmaz. Bir gün rüyasında bir goncayı kokladığını görür ve bu rüyasını vezirleriyle paylaşır. Vezirleri bu rüyanın şahın bir çocuk sahibi olacağına işaret ettiğini söylerler. Dedikleri çıkar ve şah bir evlat sahibi olur. Doğan erkek çocuğuna Şah Celâl adını verirler. Şah Celâl ilim ve hünerle kendini donatır ve marifet sahibi bir şehzâde olur. Lehrâs Şah bir gün vezirlerinden oğluna birer öğüt vermelerini ister ve her biri sahip oldukları beş kasırda beş gün sırasıyla şehzâdeyi ağırlar ve öğütlerini aktarır. Her biri farklı meziyetlere sahip bu vezirlerin öğütlerini layıkıyla idrak eden şehzâde için babası bir kasr inşa edilmesini salık verir. Kasr-ı Cihan-nümâ ismini taşıyacak olan bu kasr yapılır ve Şah Celâl maiyetiyle beraber burada yaşamaya başlar.

Kulle-i Kaf ’da hüküm süren periler şahı Cemâl, Kasr-ı Cihan-nümâ’nın yapılmasından haberdar olunca, kasrı görmek için gelir ve Şah Celâl’in suretini görüp ona âşık olur. Sonrasında onu kendine meftun etmek için kasrın bir duvarına kendi tasvirini işleyip şehzâdenin parmağındaki yüzüğe kendi adını yazar. Şah Celâl’in bu tasviri ve yüzüğündeki ismi görmesiyle Cemâl’in arzusu gerçekleşir. Şehzâde babasından icazet alarak çileli ve meşakkatli bir yolculuğa başlar. Bu yolculukta Lehrâs Şah’ın ordusundan bir kısmı ile vezirlerden Dindâr’ın oğlu İhtiyar Şah Celâl refakat eder. Bir gün av için etrafındakilerden bir hayli uzaklaşan şehzâdeye bir tûtî görünür ve onunla sohbet eder. Bu sohbette şehzadenin halinden haberdar olan tûtî, Celâl’e maksudunun hâsıl olabilmesi için Kûh-ı Kaf yolunu tutması ve türlü engelleri geçmesi gerektiğini söyler. Aslında burada tûtî suretinde görünen Cemâl’in kendisidir. Tûtî’nin dediği gibi yolculuk boyunca Şah Celâl’in başından türlü türlü olaylar geçer. Ancak bu belalardan her defasında ya cesaretiyle ya da Cemâl himmetiyle kurtulur.

Şehzâdenin karşısına çıkan ilk engel Gazeng isimli bir zengî devdir. Bir kale sahibi Gazeng, sekiz bin tane insan yiyen zengîyi himaye eder. Hikâyenin bu kısmında Celâl’in yardımına Feylesof-ı Ayyâr yetişir. “Sür’at-i seyrde bir kebūter-i ŧayyār ve şiddet-i ĥareketde nažir-i bād-ı bahār” diye tavsif edilen Feylesof-ı Ayyâr bu noktadan mesnevinin sonuna kadar Şah Celâl’in yanında olacaktır. Gazeng’in kalesini seyre çıkan Feylesof, tam malumat sahibi olamayınca Şah Celâl’e mahcup olacağı kaygısıyla ağlayarak dua etmeye başlar. Duası kabul olunan Feylesof’a yine Cemâl yardım eder. Bu kez yaşlı bir kimse olarak görünen Cemâl-perî devlerin ve kalenin tafsilatını Feylesof’a verir ve o da bu haberi Şah Celâl’e iletir. Sonrasında Şah Celâl ve ordusu kaleyi zapt edip Gazeng ve zengîlerin çoğunu öldürürler. Ancak Gazeng’in kalesinde efsunlu bir kuş vardır ve saçtığı ateşle şehzâde ve beraberindekilere aman vermemektedir. Şehzâde tam bu durumdan yakınırken Cemâl-perî yine başka bir surete bürünüp gelir ve o kuşu da bertaraf eder. Bu kuşun ölürken çıkardığı gürültü ile ayaklanan diğer zengîler de şehzâde ve askerlerince öldürülürler ve kale tamamıyla ele geçirilmiş olur.

Şah Celâl Gazeng’i öldürüp kalesini fethettikten sonra İhtiyar ve Feylesof ile beraber beyaban yoluna düşer. Bir müddet ilerledikten sonra Şehr-i Sefid isminde bir yere varırlar. İnsanın yaşamadığı ancak eşya ve nebatatın dile geldiği bu şehirde Şah Celâl’e karşı gelen suretler onu bir saraya götürürler. Bu sarayın dört köşesinde dört yüksek kubbe vardır ve bu kubbelerin her birinde birer levha asılıdır. Şah Celâl nasihat dolu ilk iki levhayı okur ve üçüncü levhaya gelince Şehr-i Sefid hakkında malumat sahibi olur. Üçüncü levhada yazılanlardan, Şehr-i Sefid’in devlerin bir sihri olduğunu öğrenir ve başına gelecekleri bekler. Bu levhada ismi geçen devler şunlardır: Şemtûn, Meşhâşîd ve Hatûm. Şah Celâl o günün akşamı vezir ile oturup konuşurken bu üç dev kendilerini gösterir ve şehirdeki bütün suretler onlara saygı ile secde ederler. Bu üç dev bu şehrin sahibi ve Cemâl-perî’nin âşığı olduklarını söylerler. Şah Celâl ve iki arkadaşı bu devler tarafından esir edilip Şehr-i Sefîd’in ortasında bir kuyuda hapsedilirler. Şah Celâl ve iki arkadaşı kuyuda iken Cemâl-perî’nin diyarından Hunnâl isminde bir peri bir şekilde kuyuya inmeyi becerir ve onlara su ve yiyecek yardımında bulunur. Celâl bu kuyuda kalmaktan ziyade Cemâl’e ulaşamamasından ötürü derin bir ızdıraba düşer ve sürekli dua ile meşgul olur. Nihayet onun bu duaları karşılık bulur ve Cemâl bu durumdan haberdar olur. Cemâl, Celâl’in bu beladan kurtulması için vesile olacak duayı içeren bir mektup kaleme alır ve ona ulaştırır. Bu mektubun Cemâl’in elinden çıktığını anlayan şehzâde duayı tarif edildiği gibi dört gün okur ve kuyudan ve o üç devden kurtulur. Şah Celâl ve iki arkadaşı kuyudan kurtulduktan sonra sanki hiç tuzağa düşmemiş gibi kendilerini bir vadide bulurlar. Durumun mahiyetini kavrayan Celâl, bu hadiseyi, dünyanın gaflette olanlar için bir sihirden ibaret olduğu şeklinde yorumlar.

Bu hadiseden sonra Şah Celâl, Feylesof ve İhtiyar ile birlikte on gün yol gider. On günün sonunda uzaktan bir murg-zar görürler. Güzellikleri ve güzelleriyle göz kamaştıran bu mahalli, Şehr-i Sefid gibi hayal ve suretlerden müteşekkil olarak yorumlarlar. Ancak içlerinden bir peri gelip durumun böyle olmadığını, kendilerinin Cemâl’in akrabası olan Sehî-kad’in bendeleri olduğunu ve herhangi bir şüphe duymamaları gerektiğini söyler. Ardından Sehî-kad’in Celâl’i misafir etmek istediğini iletirler. Bu davete icabet eden şehzâdeye Sehî-kad Cemâl’in ahvalinden bahseder. Ayrıca şimdiye kadar karşılaştığı belalarda şehzadeye yardım edenin bizzat Cemâl-perî olduğundan kendisini haberdar eder. Sehî-kad, uzunca bir sohbetin ardından Şah Celâl’e, bulundukları mahallin Kûh-ı Kaf’a hâlâ çok uzak ve gideceği yolun dev, nesnas ve tuzaklarla dolu olduğunu telkin eder.

Altı gün boyunca Sehî-kad ile zaman geçiren, maksudu ve mahbubu Cemâl üzerine mülakat eden Celâl yedinci gün tekrar yola revan olur. Cemâl’in aşkıyla yollarda pûyan olan şehzâde yolculuğun bu evresinde muhtelif bitkiler (servi, şimşad, sandal, gülistan, bostan) ve kuşlarla (kumru, tûtî, tavus, hüma, bülbül) karşılaşır. Şehzâde karşılaştığı kuşlarla aşk ve âşıklık bahsi üzerine söyleşir.

Bu aralıktan sonra Şah Celâl tekrar yola düşer ve Yemene-i Câdû olarak adlandırılan bir belânın hâkim olduğu Kûh-ı Sefîd ve Kala-i Siyah olarak tabir edilen bir mekâna erişir. Şah Celâl’i gören Yemene ona âşık olur ve onu elde etmek için çeşitli hilelere başvurur. Nihayetinde başarılı olur ve İhtiyar vezirin tavsiyesiyle Celâl ona teslim olur. Yemene, Celâl’in iki sadık dostunu zincire vurdurup zindana attırır. Bir gece Cemâl, içinde dua ve esma bulunan bir mektubu Celâl’e intikal ettirir ve bu duayı yedi kez tekrar etmesi durumunda İhtiyar ve Feylesof’un zincirden kurtulacağını; Yemene’nin uykuya dalacağını ve bu esnada onun başını alabileceğini bildirir. Bu durum tam böylece gerçekleşir ve Celâl virdi yedi kez okuduktan sonra iki dostu kurtulur, Yemene ise uykuya dalar. Daha sonra Feylesof Yemene’nin başını alır, kanından içer ve Yemene’nin sihirdeki marifeti ona geçer. Yemene’nin ölümünden sonra zindanda bulunan Meşhâşeng, Şemhâs, Tamûc ve Meşânîd isimli dört dev halas bulurlar ve onlar da Şah Celâl’in emrine girerler.

Yemene-i Câdû’nun kalesinden ayrıldıktan sonra bir ay yol giden şehzâde ve arkadaşları Gülzâr-ı Sîm-dîvâr isimli bir yere ulaşırlar. Burada Dil-fürûz isimli bir perî bulunur ve o da tıpkı Yemene gibi Celâl’i görünce âşık olur. Dil-fürûz şehzâdeyi kendisi ile ülfet kurması için meclisine davet eder. Celâl’i ikna edemediğini gören Dil-fürûz, onu Dil-güdâz adlı kalenin içindeki kuyuya ve beraberindekileri ney cezîresi adlı bir yere hapsettirir. Şah Celâl, bu kuyudan sihirle kendini kuşa çeviren Feylesof marifeti ve Yemene’nin elinden kurtardığı dört devin yardımıyla kurtulur.

Dil-fürûz’un elinden kurtulan Şah Celâl ve arkadaşları bir ay yol gittikten sonra bir gül bahçesine varırlar ve şehzâde burada bulunan bitkilerle (gül-i surh, nergis, lâle, benefşe, sûsen) ve sanem-i zeberced ile hakikî aşk üzerine muhaverede bulunur. Bunlardan sanem-i zeberced kendisine sırlı bir âyîne verir. Âyînede ilk olarak Cemâl-perî’nin suretini gören Celâl, sonrasında bu suretin Yemene’ye dönüştüğünü fark eder. Bu durumdan hayran olan Celâl, o sanem dâhil olmak üzere etrafındaki her şeyin hayal olduğunun farkına varır. Celâl âyîneyi ipek kumaşa sarıp yoluna devam eder.

Şâh Celâl bu hâl üzere on gün gittikten sonra sayısız ağaç türü ve meyvenin bulunduğu bir ormana ulaşır. Şehzâde bu ormandaki ağaçların yapraklarını yakından temaşa edince üzerinde şöyle bir uyarı görür: “[…] śad hezār kimse bu yolda [2]helāk oldı ve cism ü cānı ber-ā-ber-i ħāk olup bir ferd ķaśr-ı Cemāle vāśıl ve ħalvet-ħāne-i viśāle dāħil olmadı” (TN, vr.188b). Şehzâde bu uyarıya rağmen ölümü pahasına bu yola devam edeceğini söyler. Bu manzaradan sonra kendisini Sagâl isimli bir gûlyabânî karşılar. Bu ormanda hüküm süren Sagâl’ın gûllerden oluşan binlerce ordusu vardır. Sagâl sihir ile kendisini Lehrâs Şah’a beş gûlü de beş vezire dönüştürüp Celâl’e bir tuzak kurar. Fakat bu hileyi Feylesof aşikâr eder ve Sagâl da dâhil olmak üzere bütün gûller öldürülür. Bu esnada Cemâl’den bir mektup gelir ve içinde bu mahalde Dilşâd isminde bir perînin tutuklu olduğu yazar. Cemâl bu perînin kurtarılmasını salık verir ve arzu ettiği gibi Celâl, Dilşâd’ı bulup serbest kalmasını sağlar.

Şehzâde bu vakadan sonra yine yola koyulur ve Makâm-ı Ferruh-baht’a vasıl olur. Dilşâd’ın vâlidesi olan Ferruh-baht, Şah Celâl’i misafir eder ve Kulle-i Kaf yolundaki zorluklardan onu haberdar eder. Bu yoldaki devlerden biri Sagâl’in amca-zâdesi Şemtâl’dir. Şah Celâl ve Feylesof Şemtâl’in bulunduğu kaleye varırlar ve onunla savaşırlar. Celâl, Şemtâl’i de öldürmeyi başarır ve kalenin içine yol bulurlar. Kalenin içi hazine ile doludur ve bunların arasında dört tılsımlı sandık bulunur. Bu sandıkları teker teker açarlar ve sırasıyla birer nalın, hırka, taç ve asa ile karşılaşırlar. Celâl bu eşyaları Dilşâd’a teslim eder ve Dilşâd da bütün bunları Ferruh-baht’a iletmeleri için yüz bin periyi görevlendirir. Ardından kendisi de Şemtâl’in ölümünü haber vermek üzere Cemâl-perî’nin huzuruna varır.

Buradan sonra Celâl’in durağı başka bir kuş bahçesi olacaktır. Bu bahçede zebercedden bir günbed ve onun üzerinde kehrübâdan bir mil gözlerine ilişir. Milin üzerinde altından bir kaz bulunur ve ağzından inciler saçar. Bu incileri inceleyen Celâl her birinin üzerinde Cemâl isminin nakışlı olduğunu fark eder. Şah Celâl bütün bunları Cemâl’in bir işareti olarak yorumlar ve varlığından delâlet sunduğunu söyler. Buradan sonra şehzâde yolculuğuna devam eder. Bir zaman sonra biri demirden, biri bakırdan, biri çinkodan ve biri tunçtan meydana gelmiş olan dört parçalı bir dağa tesadüf eder ki her birisinin başında konuşmakta olan insan başı bulunur. Bu dört başın sahibi gövdeleri dağın içerisinde olmakla birlikte devamlı ağlarlar ve dillerinde Cemâl ismi yankı bulur. Celâl sonradan anlar ki bu dört baş dört şehzâdeye ait ve dördü de Cemâl’in aşkından ağlarlar. Celâl bu dağı geçince yaprakları kalkan meyveleri altın şeklinde dört ağaca rast gelir. Bu ağaçların yapraklarında da Cemâl ismini görünce kederi iyice artar. Şehzâde bu ağaçların altında söyleşmekte ol üç kuş (keklik, kaz, hüdhüd) ile karşılaşır. Bunlar, Cemâl tarafından Celâl’in hâlinin nice olduğunu öğrenmek için görevlendirilmiş olan Ferruhbaht, Dilşâd ve Sehî-kad’den başkası değildirler.

Şehzâdenin yolu buradan sonra Günbed-i Devvâre isimli bir yere düşer. Durmadan dönen bu günbede yaklaşınca birden kendisini içeride bulur ve burada Dil-rübâ isimli bir kadın görür. Bu kadın altın bir taht üzerinde oturmuştur ve bir elinde şeker bir elinde hançer vardır. Bir anda binlerce oğlan doğuran Dil-rübâ bir taraftan da elindeki hançerle onları öldürür. Bu hâle şahitlik eden Şah Celâl daha fazla dayanamaz ve Cemâl’in ismini okur, akabinde kendini bu günbedin dışında bulur. Şehzâde iki ay yol gittikten sonra bu kez Ravzatü’l-murâd adlı bir kasra erişir. Burada Habîb isimli bir vaiz cinlerden ve perilerden oluşan bir kalabalığa Cemâl yolunda canlarına kıymalarını vaz eder. Ardından binlerce peri ve cin kendilerini helak eder. Bu manzarayı gören Celâl dehşetten bayılır. Şehzâde uyandığında etrafında binlerce cansız bedeni görünce ben de Cemâl aşkından canımdan geçerim der. Bunun akabinde Cemâl arz-ı didar eder ve burada kendisini helak etmesinin helal olmadığını söyler.

Şehzâde, kasrdan sonra zibak deryasına ulaşır. Bu deryanın üzerinden ateşler çıkmakta ve dalgaların çıkardığı kıvılcım gökyüzüne ulaşmaktadır. Celâl bu deryanın içinde binlerce cin ve perinin Cemâl’e ulaşmak arzusuyla telef olduğunu, binlercesinin de derya kenarında feryat ettiğini görür. Bu halden hayran olan Celâl’e Ferruh-baht’ın vesilesiyle Cemâl-perî bir sefine gönderir. Ateşten bir tesir görmeyen bu sefineye binen Şah Celâl ve Feylesof etrafı seyrederek bu deryayı kat ederler. Bu hâl üzere giderken bir sabah şehzâdenin gözüne Kulle-i Kaf görünür. Bir ay derya üzerinde seyrettikten sonra sefine Kûh-ı Kaf’ın eteğine yanaşır. Cemâl’in kasrının bulunduğu mahal burasıdır ve Celâl bir an evvel onun huzuruna varmak ister. Bu arzuyla üç gün yol giderler ve Cemâl’in meskûn olduğu Kûh-ı Yâkût ve Kasr-ı Akik uzaktan görünür.

Cemâl’in bulunduğu kasrın yakınına dek varan Celâl bir noktadan sonra kasr ile bulunduğu yerin arasındaki bağlantının kaybolduğunu görür. Bu noktada Feylesof’un yaptığı sihirler de fayda etmez. Celâl’in bunca yolu gelip de kasra erişememesini müşahede eden Ferruh-baht onun bu hâline üzülür ve Cemâl’den ona yardım etmesini diler. Bunun üzerine Cemâl, Ferruh-baht’ı bir tûtî suretinde Celâl’e gönderir. Celâl onun için bir mektup kaleme alır ve tûtî ile gönderir. Visal talep eden bu mektuba karşın Cemâl de bir mektup kaleme alır ve ondan sabırlı olmasını ister. Celâl’in durumuna bir çare arayan Ferruh-baht ve kızı Dilşâd ise Cemâl-perîden en azından onu Hücre-i Tevfik’e koymasını talep ederler. Onların bu dileği kabul görür ve yedi aydır Cezîre-i Hâl’de avare olan şehzâdeyi, Feylesof ile birlikte bu hücreye sevk ederler. Ferruh-baht ve Dilşâd Hücre-i Tevfik’de Şah Celâl için bir eğlence tertip ederler ve bu eğlencede Cemâl birtakım çalgıların (ney, def, ud, rebab) dilinden Celâl ile söyleşir.

Hikâyenin bu kısmında, Cemâl-perî’nin âşıklarından olan Pîr-efken’in annesi Menşûre, Cemâl ve Celâl’in ahvalinden haberdar olur. Sonrasında Cemâl aşkı ile dağlarda gezinen oğluna bir mektup kaleme alır. Bu haberi alan Pîrefken hemen sihir ve hileyle nam salmış cinnîler şahı Meymûn’dan yardım ister. Meymûn, Celâl’i kaçırarak Pîr-efken’in huzuruna getirir. Önce Celâl’i öldürmeyi düşünen Pîr-efken, Cemâl-perî’nin hışmından korkarak onu Kûh-ı Billûr’da hapsetmeye karar verir. Ertesi gün Celâl’in kaçırılmasından haberdar olan Cemâl-perî hemen bir grup tayin eder ve aramaya koyulmalarını emreder. Bu sırada Celâl’in kaçırılmasına şahitlik eden Mikyâs adlı bir perî ortaya çıkar ve ahvali Dilşâd’a ayan eder. Bunun üzerine Dilşâd, Feylesof ile istişare eder ve Şemtâl’in hazinesinden aldıkları asa, hırka, taç ve başmağı yanına almasını ister. Birlikte Kûh-ı Billûr’a varırlar ve asanın sihriyle şehzâdenin saklandığı mağaranın kapısını açarlar ve onu oradan kurtarırlar. Hırka ve tacı üzerine giydirirler ve bu sayede şehzâde diğer mahlûkata görünmez olur. Son olarak ayağına giydirdikleri başmak da onun ateş denizinden zarar görmeden geçmesini sağlar. Şah Celâl bu belâdan da Cemâl’in yardımıyla kurtulmuş olur ve Cezîre-i Hâl’e sağlam bir şekilde geri döner.

Pîr-efken’in bu yaptıklarından ötürü Cemâl bir ordu çıkarır ve onun öldürülmesini emreder. Bu ordu, Pîr-efken’in kasrına varır ve annesi Menşûre de dâhil olmak üzere bütün bendelerini helak eder. Fakat Pîr-efken bir şekilde kaçmayı başarır ve Cemâl-perî’nin annesi Mihr-ârâ’nın yanına varır. Mihrârâ bu sırada Kıtmâr adlı bir devin kalesini kuşatmaya almış ve onu zapt etmekle meşguldür. Pîr-efken’den olanları dinler ve onun affı için Cemâl’den ricacı olur. Bunun üzerine Cemâl, annesine Pîr-efken ile birlikte Kasr-ı Akîk’e gelmelerini salık verir. Kasr-ı Akîk’e gelen Pîr-efken, Mihr-ârâ’nın huzurunda Celâl ile cenk meydanına çıkarılır ve burada Şah Celâl galip gelir. Pîr-efken’i de helak eden Celâl, son olarak Kıtmâr’ın kalesini fethetmekle görevlendirilir. Feylesof’un yardımıyla bu belayı da def eden Celâl, Mihr-ârâ tarafından taltif edilir.

Mesnevinin son kısmında Cemâl, Celâl’e olan aşkını izhar eder ve annesinin de rızasıyla Celâl ile vuslata erişirler. Celâl ile vuslatı gerçekleşen Cemâl, hikâyenin başından sonuna dek şehzâdenin başından geçenlerde kendi dahlinin olduğunu itiraf eder. Celâl de başına gelen her türlü belâdan Cemâl’in inayetiyle kurtulduğunu ifade eder. Bundan sonra bir yıl Cemâl ile Celâl birlikte milket-i Kaf’a hükmederler.

Günler böyle Cemâl ile işrette, İhtiyar ve Feylesof ile muhabbette geçerken bir gün Feylesof, Celâl’e babası Şah Lehrâs ve şehr-i Ferd-i anımsatır. Bunları duyan Celâl, bu konuda hükmün Cemâl’de olduğunu ve ona danışacağını söyler. Cemâl, Celâl’in bu meramından haberdar olduğu vakit arzusunu hemen yerine getirir ve Şehr-i Ferd yolculuğu için büyük bir ordu hazırlatır. Sonrasında milket-i Kaf’ın idaresini Mihr-ârâ’ya bırakıp hep birlikte yola koyulurlar.

Şah Celâl ve Cemâl-perî altı gün yol gittikten sonra Kûh-ı İrfân adlı bir dağa erişirler ve burada konaklamaya karar verirler. Burada Şah Celâl ve Feylesof gezinti yapmak için konak yerinden uzaklaşırlar. Bir müddet gittikten sonra bir mağaraya tesadüf ederler. İlk önce Feylesof içeri girer ve içeride Dînperver adlı bir bilge ile karşılaşır. Kısa bir sohbetten sonra onun pîr-i hakîm bir kimse olduğunu anlayan Feylesof dışarı çıkıp Celâl’i durumdan haberdar eder. Sonrasında Şah Celâl merakla içeri girer ve selam verir. Redd-i selamdan sonra pîrin “Berü gel ey Celāl ve ħalvetüme dāħil ol ey civān-ı śāĥib-kemāl” (TN, vr.: 219b) sözlerini duyan Celâl, daha tanışmadan ismini ondan duyunca sırra vakıf olur. Dîn-perver, Şah Celâl’den beş gün boyunca huzuruna gelmesini ister ve bu sayede onu ilim ve marifet yolunda bilgilendireceğini söyler. Başına gelen bu vakayı Cemâl-perî’ye nakleden Celâl, beş gün boyunca pîrin sohbetine dâhil olur. Mesnevinin başından sonuna dek gelişen olayları Dîn-perver tek tek Celâl’e izhar ve izah eder. Bu sohbetlerde, Celâl başına gelen olayların her birinin bir hikmeti olduğunu, karşısına çıkan her belanın aslında nefsinin ona kurduğu tuzaklar olduğunu, şeytanın türlü vesveselerle onu yoldan çıkarmaya çalıştığını idrak eder. Beş günün sonunda Dîn-perver bir anda gayba karışır ve Şah Celâl kalbi genişlemiş ve ruhu ferah bulmuş bir şekilde Cemâl’in yanına varır.

Mesnevinin sonlarına doğru Celâl ve Cemâl Şah Lehrâs’ın huzuruna varırlar. Oğlunun bunca sıkıntı ve eziyetin üstesinden gelmesinden, cinler ve devler ile mücadelesinden haberdar olan Lehrâs Şah onunla iftihar eder. Çok geçmeden de ülke idaresini oğluna teslim edip kendisi ibadet ve taat için uzlete çekilir. Celâl ve Cemâl birlikte hem Şehr-i Ferd’i idare eder hem de istedikleri zaman milket-i Kaf’a giderler. Bu ahval bir süre böyle devam eder ve hikâye Şah Celâl’in ölümüyle hitama erer.

4.4. Tercüme-i Celâl ü Cemâl’in Bölümleri

Manzum ve mensur karışık olarak yazılmış Tercüme-i Celâl ü Cemâl toplam 126 bölümden oluşmuştur. Ancak sebeb-i telif ve hatime gibi bölümler çıkarıldığında, hikâyenin anlatıldığı esas bölümün 122 başlıktan oluştuğu söylenebilir.[12] Eserin bölüm başlıklarının buraya aktarılması faydalı olacaktır:

1. “Hüve’l-Feyyāżü’l-Cevādü’l-Kerimü’l-Vehhāb” (Hamdele ve Salvele)

2. “Sebeb-i Te’lif”

3. “İBTİDĀ-YI ĶIŚŚA-İ CELĀL Ü CEMĀL”

4. “Şāh Lehrās Evvel Günde Şeh-zāde Celāl ile Ķaśr-ı Lāceverdiye Gitdügidür”

5. “Vezir-i Dindār Celāl-i bā-vaķāra Nuśĥ u Pende āġāz itdügidür”

6. “Vezir-i Dindār Kendü Güftārına Muvāfıķ Bir Ĥikāyet Getürdügidür”

7. “Şāh-ı Lehrās İkinci Günde Celāl-i Pür-’izzet ü İclāl ile Ķaśr-ı Āle Gitdügidür”

8. “Vezir-i Cihān-güster Celāl-i Māh-peykere Naśiĥat İtmesidür”

9. “Cihān-güster Pend-i Şāh-ı Tācvere Münāsib Getürdügi Ĥikāyetdür”

10. “Şāh Lehrās Üçünci Def’ada Şāh-zāde Celāl ile Ķaśr-ı Sefide Gitdügidür”

11. “Vezir-i Mihr-rāy Celāl-i Bed-rāy Pendine Muvāfıķ Ĥikāyet İtdügidür”

12. “Tetimme-i Ĥikāyet”

13. “Şāh Lehrās Dördünci Gün Celāl-i Bā-iķbāl ile Ķaśr-ı Keh-rübāya Gitdügidür”

14. “Vezir-i Fāżıl-ı Müdebbir Celāl-i Bedr-kemāle Pend ü Nuśĥ İtdügidür”

15. “Ĥikāyet-i Vezir-i Müdebbir”

16. “Şāh Lehrās Beşinci Gün Celāl-i Devlet-me’āl ile Ķaśr-ı Sebze Gitdügidür”

17. “Vezir-i Münhi Celāl-i pür-iķbāle Nuśĥ u Pend İtdügidür”

18. “Ĥikāyet-i Vezir-i Münhi”

19. “Medĥ ü Ŝenā-yı Devlet-ħˇāhi ve Du’ā-yı Pādşāh-ı ‘Adālet-penāh iŧāle’llāhu te’ālā beķāhu ve enā lehü külli mā yetemennahu”

20. “Şāh Lehrās Celāl-i Pür-İclāl içün Ķaśr-ı Cihān-nümā Bünyād İtdügidür”

21. “Cemāl-peri Celāle ‘Āşıķ Olduġı Ĥikāyetdür”

22. “Şāh Lehrās Celālüñ Ĥālinden Ħaber-dār Olduġıdur”

23. “Şeh-zāde Celāl Şāh Lehrāsa Derdin Söyleyüp Cemāl Ŧalebi içün Gitmege Ŧaleb İtdügidür”

24. “Şāh Lehrās Celāl içün Sefer Yaraġın İtdügidür”

25. “Vezir-i Din-dāruñ Oġlı İħtiyār Celāle Vezir ü Muśāĥib Olup Bile Gitdügidür”

26. “Celāl-i Pür-iclāl Yolda Şikār İdüp ve Bir Āhū-yı Śad -reng Ardınca Gidüp Leşkerinden Cüdā Olduġıdur”

27. “Şāh Celāl Ġaźeng Ĥiśārına İrişüp Ġaźeng Daħı Celāl ‘Askerin Gördügidür”

28. “Ĥikāyet-i Feylesof-ı ‘Ayyār”

29. “Cemāl-peri-źād Bir Pir-i Nā-murād Śūretinde Feylesofa Görinüp Ķal’anuñ Ĥālinden Ħaber Virdügidür”

30. “Cemāl-peri Murġ-ı Āteş-bārı Pāreledügidür”

31. “Ĥikāyet-i Küşenc-i Zengi”

32. “Celāl-i Nām-dār Ol İki Yār-i Vefā-dār ile Beyābāna Düşüp Gitdügidür”

33. “Şāh Celāl Şehr-i Sefide Geldükleridür”

34. “Ol Dört Levĥden Levĥ-i Evvelde Olan Kelimātı Oķuduġıdur”

35. “İkinci Levĥde Mektūb Olan Ma’āni Nažar Eyledügidür”

36. “Üçinci Levĥe Nažar İdüp Üzerinde Olan Ma’āni Gördügidür”

37. “Şāh Celāl Ĥażret-i Ķāđiu’l-ĥācāta ‘Arż-ı Ĥāl ve Cemāl-i bā-kemāl Kendüye Mektūb İrsāl İtdügidür”

38. “Şāh Celāl Bir Gülzāre İrişüp ü Cemāl-peri Ķumrı Śūretinde Görinüp Söyleşdügidür”

39. “Şāh Celāl Ķumrıya Cevāb Virdügidür”

40. “Celāl-i Nā-murād Dıraħt-ı Şimşāda İrişüp Cemāl-peri Bir Ŧūŧi Śūretinde Görindügidür”

41. “Şāh Celāl Ŧūŧiye Cevāb Virdügidür”

42. “Şāh Celāl Bir Dıraħt-ı Śandala Gelüp ve Cemāl Bir Ŧāvus-ı Zibā Şekline Girüp Söyleşdügidür”

43. “Şāh Celāl Ŧāvusa Cevāb Virdügidür”

44. “Şeh-zāde Celāl Bir Bāġ-ı Laŧife Daħı Yitişüp ve Bir Çenār-ı Sāye-dār Üzerinde Cemāl Bir Hümā Śūretine Girüp Söyleşdügidür”

45. “Celāl Hümā-yı Ferħunde-fāle Cevāb Virdügidür”

46. “Şāh Celāl Bir Būstāna Daħı İrişüp Cemāl-peri Bir Bülbül Śūretinde Žāhir Olup Söyleşdügidür”

47. “Şāh Celāl Bülbüle Ħiŧāb ve Kelimātına Cevāb İdügidür”

48. “Şāh-ı Yārün Ŧaleb-i Śāķiden Bāde vü Cām Eyledügidür”

49. “Şāh Berr ü Beyābāna Düşüp Kūh-ı Sefid ü Ķal’a-i Siyāha İrdügi ve Yemene-i Cādūya Mübtelā Olduġıdur”

50. “Cemāl-peri Yemene-i Cādūnuñ Ķaśrı Üzre Gelüp ve Şāh Celāle Ħˇāb İçinde Görinüp Ħalāśına ‘İlāc Didügidür”

51. “Şāh Celāl Gülzār-ı Sim-divāre İrişüp Peri-i Dil-fürūzuñ Bendine Giriftār [Olduġıdur]”

52. “Şāh Maĥbūs Olup ‘İnāyet-i Ĥaķla Yine Ħalāś Olduġıdur”

53. “Dil-fürūz-peri Celālüñ Ħalāś Olduġından Ħaber-dār Olup Ŧalebi İçün Divler ‘Askerin Gönderdügidür”

54. “Gül-i Surħ Celāl ile Münāžara vü Müķāleme vü Muĥāvere Eyledügidür”

55. “Celālüñ Kelām-ı Güle Cevāb Virdügidür”

56. “Nergis Şāh Celāl ile Muĥāvere İtdügidür”

57. “Şāh Nergise Cevāb Virdügidür”

58. “Lāle Şāh Celāle Ħiŧāb İtdügidür”

59. “Şāh Celāl Lāle-i Āle Cevāb Virdügidür”

60. “Benefşe Şāh Celāl ile Münāžara İtdügidür”

61. “Celāl Benefşeye Cevāb Virdügidür”

62. “Sūsen-i Deh-zebān Şāha İ’tirāż u Ĥasb-ı Ĥālin Beyān Eyledügidür”

63. “Şāh Celāl Sūseni Cevāb ile Lāl Eyledügidür”

64. “Şāh Celāl Ol Būstāndan Bir Śanem-i Zebercede Ŧūş Olup Münāžara Eyledügidür”

65. “Şāh Celālüñ Śanem-i Zebercede Cevāb Virdügidür”

66. “Şāh Celāl Ġūl-i Beyābāna İrişdügi ve Ġūl Kendüyi Şāh Lehrās Śūretinde Gösterdügidür”

67. “Cemāl-peri Şāh Celāle ‘İnāyet İdüp Śaġāl-ġūlüñ Def’i İçün Nāme Virdügidür”

68. “Celāl Zerrin-Taħt Maķām-ı Ferruħ-baħta İrişüp Mülāķāt İtdügidür”

69. “Meclisden Bir Peri Bāl u Per Urup ve Celāl Ferruħ-baħt Śoĥbetinde İdügin Cemāle Ħaber Virüp [33]Cemāl Çengi Śūretinde Kendüyi Ol Meclise İdħāl Eyledügidür”

70. “Şāh Celāl Cemāl-i Çengi-miŝāle Cevāb Virdügidür”

71. “Şāh Celāl Ferruħ-baħtdan İcāzet Ŧaleb İdüp İħtiyār vezir Div-i Heft-ser Vaż’ın İşitmek ile Celālden [26]Ayrılup Ferruħ-baħt Yanında Ķalduġıdur”

72. “Celāl Şemŧāl-i Heft-ser Ķal’asına Yitişüp Ceng Eyledügidür”

73. “Şāh Celāl Bir Ķubbe-i ‘Āliye İrişüp Anda Bir Murġ Gördügidür ki Aġzından Sim-āb-ı Jive Dökilüp İncü Olur idi”

74. “Sāķi Meclis-i Tevfiķden Ŧaleb-i Bāde vü Cām ve Muŧrıb Rāh-ı Taĥķiķden İstid’ā’-i Du’ā’-i Devlet-i Pādşāh-ı İslām Oldugıdur”

75. “Şāh Celāl Dört Ķıŧ’a Ŧaġa İrişdügidür ki Anlaruñ Biri Demürden ve Biri Baķırdan ve Birisi Tūtyādan ve Birisi Daħı Tucdan Olup Her Birinüñ Ķullesinde Tekellüm İder Birer Ādem Kellesi Gördügidür”

76. “Celāl-i bā-iclāl Şol Dört Dıraħta Yitişdügidür ki Yapraķları Ķalķan Gibi ve Yimişleri Altun Śurāĥi Şeklinde Pür-şarāb Olup Her Birinüñ Üzerinde Ķudret ile Cemāl İsmi Yazılmış idi”

77. “Cemāl Ārzū-yı Celāl ile Ķulle-i Ķāfdan Pervāz İdüp Celāli Ol Dıraħtlaruñ Altında Bulduġı ve Üç Nefer Muśāĥibi ile Be-her Murġ Śūretine Girüp Ĥikāyet Eyledükleridür”

78. “Ĥikāyet-i Baŧŧ u Bāz”

79. “Ĥikāyet-i Kebk ü ‘Anķā”

80. “Ĥikāyet-i Hüdhüd ü Mār”

81. “Ĥikāyet-i Kebūter bā-Kebūter-i Ħānegi”

82. “Şāh Celāl Ol Çār Murġa Cevāb Virdügi ve Ĥālete Münāsib Ĥikāyet İdivirdügidür”

83. “Ĥikāyet-i Ŧālib-i Müflis”

84. “Şāh Celālüñ Ķubbe-i Devvāre İrdügi ve Anda Niçe ‘Acā’ib Gördügidür”

85. “Ĥikāyet-i Ĥażret-i ‘Ömer Rađiyallāhu ‘anh”

86. “Ĥikāyet-i Günbed-i Devvār”

87. “Şāh Celāl Ravżatü’l-Murād nām Ķaśra Gelüp ve Anda Vā’iž-i Ĥabibi Diñleyüp ‘Acā’ib Gördügidür”

88. “Ĥabib-i Pür-nik Minber Üzre Çıķup Va’ž Eyledügi ve Cemāl-i bā-kemāl Celāle ‘Arż-ı Didār İtdügidür”

89. “Celāl Zibaķ Deryāsına İrişüp Andan Āteşler Çıķduġın Gördügi ve Cemāl Kemāl-i ‘İnāyetinden Kendüye Sefine Gönderdügidür”

90. “Şāh Celāl ‘İnāyet-i Cemāl ve İmdād-ı Peri-i Dil-şād ile Baĥr-i Zibaķdan Geçdügidür”

91. “Şāh Celāl Deryā İçinde Pūlāddan Bir Ŧaġa İrişüp Depesinde Śırçadan Bir Ķubbe Gördügidür”

92. “Ħiŧāb-ı Sāķi Çün Māh ve Vaśf-ı Meclis-i Pādşāh-ı Cem-cāhdur”

93. “Celāl-i Sa’ādet-me’āl Ķaśr-ı Cemāle İrişüp Cemāl-i bā-Kemāl Dil-şādperi[y]i Ŧūŧi Śūretinde Celāle Gönderdügidür”

94. “Dil-şād Şāh Celālüñ Aĥvāl-i Pür-melālin Cemāle ‘Arż Eyledügi Ol Daħı Bir Ŧūŧi Śūretinde Anı Celālüñ Ĥużūrına Gönderüp Söyleşdügidür”

95. “Celāl Cemāle Nāme Taĥrir İtdügidür”

96. “Ĥikāyet-i Derviş-i bi-Nişān ve Duħter-i Şāh Ķābil-i ‘Ažimü’ş-şān”

97. “Cemāl Ķalem-i Gevher-bārı ile Celāle Cevāb Taĥrir İtdügidür”

98. “Ĥikāyet-i Mūş u Lü’lü”

99. “Ħiŧāb-ı Muŧrıb u Sāķi ve Du’ā’-i Devlet-i Žıll-ı Ħallāķi”

100. “Cemāl-i bā-Kemāl Dāyesi Ferruħ-baħt ve Anuñ Duħteri Dil-şād Şefā’ati ile Celāle Raĥm İdüp Ĥücre-i Tevfiķe Gönderdügidür”

101. “Şāh Nigū-rāy Nāy-ı Ħūb-śadāya Ħiŧāb İtdügidür”

102. “Nāy-ı Bezm-ārā Şāha Cevāb Virdügidür”

103. “Şāh Celāl Dā’ireye Ħiŧāb İtdügidür”

104. “Deffüñ Celāle Cevāb Virdügidür”

105. “Cemālüñ ‘Amme-zādesi ve ‘Āşıķ-ı Üftādesi Olan Pir-efken Nām Perinüñ Anası Menşūre Ĥāl-i Celālden Ħaber-dār Olduġı ve Tafśil-i Aĥvāli Pir-efkene İħbār Eyledügidür”

106. “Menşūre Oġlı Pir-efkene Nāme Yazduġı ve Pir-efken Ħışm u Ġażab ile Māderi Ĥużūrına Geldügidür”

107. “Meymūn-peri Şāh Celāli Gülşen-i Ĥālden Ķapup Boynı Baġlu Pirefken Ĥużūrına Getürdügidür”

108. “Cemāl Aĥvāl-i Celālden Ħaber-dār Olduġı ve Ŧalebi İçün Kimse Gönderüp Getürdügidür”

109. “Pir-efken Kūh-ı Billūra Varup Celāli Maġārada Bulamaduġıdur”

110. “Cemāl Cezire-i Ĥālden ‘Asker Gönderüp Pir-efken Firār İtdügi ve Anası Menşūre Giriftār Olup Helāk Olduġıdur”

111. “Pir-efken Ķaçup Cemāl-perinün Pederi Mihr-ārā Yanına Varduġı ve Menşūrenüñ Helāk Olduġından Ħaber Virdügidür”

112. “Cemāl Celāli Ķal’a-i Ķıŧmāra Gönderdügi ve Ķıŧmār Celāl Elinde Giriftār u Helāk Oldugıdur”

113. “Murġ-ı Sa’ādet Celālüñ Başına Ķonduġı ve Cemāl İçün Ħuŧbe-i Nikāĥ Oķunduġıdur”

114. “Şu’arā-yı Periden Cemāli-nām Şā’ir Gelüp Celāle Ķaśide Getürdügidür”

115. “Ķaśide-i Şā’ir Cemāli”

116. “Şāh Celāl Māh Cemāli Ķucaġına Alduġıdur”

117. “Şāh Celāl Devlet-i Viśālden Śoñra Pederi Şāh Lehrās Cānibine Gitmelerin İltimās Eyledügidür”

118. “Şāh Celāl Kūh-ı ‘İrfāna ve Anda Maġāra-i Sırra İrişüp Anda Veliyy-i Din-pervere Bulışduġıdur”

119. “Şāh Celāl İkinci Günde Ġār-ı Sırra Varup Din-perver ile Śoĥbet İtdügidür”

120. “Şāh Celāl Üçinci Gün Ol Pir-i Rāh-nümūn Śoĥbetine Varduġıdur”

121. “Şāh Celāl Dördinci Gün Yine Ġār-ı Sırda Ĥażret-i Pire Varduġıdur”

122. “Şāh Celāl Beşinci Gün Ġār-ı Sırra Varup Din-perver Aña Rāh-ı Taĥķiķi Gösterdügidür”

123. “Şāh Celāl Kūh-ı ‘İrfāndan Feylesof-ı ‘Ayyārı Müjde-i Ķudūm ile Şāh Lehrāsa Gönderdügidür”

124. “Celāl-i bā-iclāl Vefāt İtdügi ve Cinn ü Peri Anuñçün Mātem Ŧutduġıdur”

125. “Ħatm-i Kitāb Olınup Cenāb-ı Rabbü’l-erbāba Şükr ü Ŝenā ve Ĥażret-i Pādşāh-ı Kām-yāba Neŝr ü Nažm ile Medĥ ü Du’ā Olınduġıdur”

126. “Nažm-ı der Ħatm-i Kitāb ve Medĥ-i Pādşāh-ı Kām-yāb”

Sonuç

Bu makalede, daha çok Zübdetü’t-Tevârîh’in müellifi olarak tanınan ancak Türk edebiyatında adı pek fazla duyulmamış olan Mustafa Sâfî ve onun üzerinde herhangi bir çalışma yapılmamış olan eseri Tercüme-i Celâl ü Cemâl tanıtılmıştır. Sâfî’nin Sultan Ahmed’in imamlığına getirilmesine vesile olan Celâl ve Cemâl tercümesinin tam metni tarafımızca okunmuştur. Eser hakkında okuyucuların malumat sahibi olabilmeleri için metnin özeti ve bölüm başlıkları makale içerisinde sunulmuştur. 17. yüzyılın başlarında kaleme alınmış olan Tercüme-i Celâl ü Cemâl, şekil ve muhteva özellikleri açısından incelenmiş ve Farsça asıl metne göre şekil bakımından birtakım farklılıklar tespit edilmiştir. Bunlar arasında en dikkat çekicisi ise asıl metnin manzum, tercümenin manzum ve mensur karışık olmasıdır. Muhteva açısından bakılacak olursa farklılıktan ziyade benzerliklerden söz edilebilir. Tercüme metinde, mütercimin olay akışına, bölüm başlıklarına, kahraman isimlerine sadık kaldığı görülmüştür. Türkiye kütüphanelerinde tespit edilen altı Tercüme-i Celâl ü Cemâl nüshası ve Uppsala Üniversitesi’nden temin edilen Farsça asıl nüsha (Cemâl ü Celâl) incelendiğinde, asıl eserin müellifinin adının yanlış zikredildiği ve kataloglara da bunun ayniyle intikal ettirildiği görülmüştür. İran’da yayınlanan birkaç makale ve Mesnevî-i Cemâl ü Cemâl ’in tenkitli metninin “Giriş” kısmındaki inceleme yazısıyla bu yanlışlık ortadan kaldırılmıştır. Türkiye kütüphanelerindeki katalog kayıtlarının bu vesile ile düzeltilmesi, makalenin en önemli katkılarından biri olacaktır. Sonuç olarak; Türk edebiyatı ve İran edebiyatı arasındaki etkileşimin somut bir örneği olan Tercüme-i Celâl ü Cemâl, özelde eski ve mukayeseli edebiyat, genelde ise tüm edebiyat araştırmacıları için önemli bir kaynak olacaktır.

KAYNAKLAR

Atâyî, Nev’îzâde (2017). Hadâ’iku’l-Hakâ’ik fî Tekmîleti’ş-Şakâ’ik, Haz. Suat Donuk, İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları.

Babinger, Franz (1992). Osmanlı Tarih Yazarları ve Eserleri, Çev. Coşkun Üçok, Ankara: Kültür Bakanlığı.

Bursalı Mehmet Tahir (1975). Osmanlı Müellifleri III, İstanbul: Meral Yayınları.

Çuhadar, İbrahim Hakkı (2003a). Mustafa Sâfî’nin Zübdetü’t-Tevârîh’i I, Ankara: TTK Yayınları.

Çuhadar, İbrahim Hakkı (2003b). Mustafa Sâfî’nin Zübdetü’t-Tevârîh’i II, Ankara: TTK Yayınları.

Devletşah (1977). Tezkire-i Devletşah, Çev.: Necati Lugal, İstanbul: Tercüman 1001 Temel Eser.

Gökyay, Orhan Şaik (1984). “Zübdetü’t-Tevârih”, Tarih ve Toplum 9, s.66-71.

İnal, İbrahim Hakkı (1993). “Mustafa Sâfî ve Vesîletü’l-Vusul ilâ Muhabbeti’r-Resul”, Yayımlanmamış yüksek lisans tezi, İstanbul: Marmara Üniversitesi SBE.

Kabbâdî, Şukûfe (1382). Mesnevî-i Cemâl ü Celâl, Tahran: Merkez-i Neşr-i Dânişgâhî.

Kütükoğlu, Bekir (1994). Vekayi‘nüvis-Makaleler, İstanbul: İstanbul Fetih Cemiyeti.

Kütükoğlu, Bekir (2008). “Sâfî Mustafa Efendi”, TDV İslâm Ansiklopedisi, C.35, s.471-472.

Mustafa Sâfî (1609). “Terceme-i Celâl ü Cemâl”, Yazma, Topkapı Sarayı Yazma Eserler Kütüphanesi, Revan Bölümü, No:1304.

Mustafa Sâfî (t.y.). “Kitâbü’l-İsti’âb fî Ma’rifeti’l-Ashâb Tercümesi”, Yazma, Nuruosmaniye Kütüphanesi, No:723.

Purcevadî, Nasrullah (1383). “Mesnevî-i Cemâl ü Celâl ve Serâyende-i Ân”, Nakd u Berresî 24, s.81-91.

Sak, Vesile Albayrak (2012). “Eski Türk Edebiyatında Tercüme Geleneği ve Bu Gelenekte Mantıku’t-Tayr Tercümeleri”, Turkish Studies 7/4, s.655- 669

Sucu, Nilgün (2006). “Eski Türk Edebiyatında Tercüme Geleneği”, Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi 19, s.125-148.

Süreyya, Mehmed (1996). Sicill-i Osmanî IV, Haz. Nuri Bayraktar ve Seyit Ali Kahraman, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

Yazar, Sadık (2011). “Anadolu Sahası Klâsik Türk Edebiyatında Tercüme ve Şerh Geleneği”, Yayımlanmamış doktora tezi, İstanbul: İstanbul Üniversitesi SBE.

Zulfikarî, Hasan (1385). “Te’emmulî der-Mesnevî-i Cemâl ü Celâl”, Mecelle-i ‘Ulûm-i İctimâî ve İnsânî-i Dânişgâh-ı Şîrâz 23/3, s.101-116.

Kaynaklar

  1. Bk. (Süreyya, 1996: 1149-1150; Mehmet Tahir, 1975: 134; Babinger, 1992: 161-162)
  2. İmamlığa getiriliş tarihini, Franz Babinger (1992: 162) ve Mehmed Süreyya (1996: 1149) H.1015 yılı olarak zikrederler.
  3. Bilgi için bk. (Atâyî, 2017: 1502).
  4. Türk edebiyatında yazılmış olan şair tezkireleri incelendiğinde Sâfî mahlaslı birçok şairle karşılaşmak mümkündür. Ancak bizim ele aldığımız Mustafa Sâfî’ye dair, tezkirelerde herhangi bir malumata rastlanmamıştır.
  5. Bu eserin varlığını Vesîletü’l-Vusul’dan naklen İnal’den öğreniyoruz. Bilgi için bk. (İnal, 1993: 18).
  6. Söz konusu eserler şunlardır: “1. Molla Câmî’nin Risaletü’l-Arûz adlı eserinin şerhi. 2. Zübdetü’l-emsal li vuku‘iha umdete’l-akval. 3. Mir‘atü’t-Tevarih.” Daha detaylı bilgi için bk. (İnal, 1993: 21-22).
  7. Bilgi için bk. (İnal, 1993: 18).
  8. Bu konuda kapsamlı bilgi için bk. (Yazar, 2011: 263-482; Sucu, 2006; Sak, 2012).
  9. Bk. (Çuhadar, 2003b: 114).
  10. Topkapı Sarayı Kütüphanesi nüshası kaynak gösteriminde TN ile gösterilecektir.
  11. Uppsala Üniversitesi’nde bulunan Farsça asıl nüsha, 110 varaktan müteşekkil olup 19,5x30,5-12,5x19,5 ebatlarına sahiptir. Talik hatla yazılmış olan nüshanın bazı kısımlarında silinmeler ve yıpranmalar mevcuttur. Bu nüshayı muteber kılan hususlardan bir tanesi de içerisinde bulunan çok sayıda minyatürdür.
  12. Şukûfe Kabbâdî tarafından hazırlanmış Mesnevî-i Celâl ü Cemâl’in tenkitli metni incelendiğinde, eserin esas gövdesini teşkil eden kısmının 113 bölümden/başlıktan ve toplamda 4735 beyitten müteşekkil olduğu görülüyor. Mesnevide “fâ‘ilâtün mefâ‘ilün fa‘lün” vezni kullanılmıştır. Bilgi için bk. (Kabbâdî, 1382).